Bu neyin hissi bilmem ama güzel bir şey. Bilemediğimden "şey." Yoksa önemli.
Çok fazla sekme var, boğuyor. Film açık, 2 dakika ve 3 saniyesini izledim henüz; hayatından memnun olmayan bir adam konuştu, hayatımı tamamen değiştirmeliyim diyor, Tersyüz. Blog açık, uzun süredir tüm postlarını okumaya çalışıyorum, geleceğini görmek ürkütmüyor değil ama dayanamayacağım ne var ki? Youtube açık, tesadüfi karşılaştım, Odada İkimiz olsak. Gerçekten ister miyim bunu ben bile bilmem, bilirim de söylemem. Samimiyetsizlik uzak olsun isterim, ihtimaller kesinleşssin isterim, Odada İkimiz olsun istemem; üzülürüm, yetmiyormuş gibi gecenin şu saatindeki melankoli. Fuck the melankoli, hatta bazen fuck the peace.
Şaşırtıcı olurdu şu ülkede tahammül eşiğimin eksilere düşmemesi. Ciğerlerimize soluduğumuz biber gazının etkisinde, polise atılan taş ve havai fişeklerin yarattığı öç alma duygusunda, o kadar işçinin acısında... Koşa koşa barikatlar üzerinden atlayarak çığlıklar atasım var; katlanamıyorum ülkede yetkili -siktiğimin yetkisi- hiçbir insanın konuşmasına. Çevreme bile katlanamıyorum sikimsonik sorunlarla yanıma geldiklerinde. Öfke doluyum; bildiğiniz saf öfke.

Yinede bu karmaşanın arasında mutlu, hayalleri gerçekleşmiş birisini görüyorum, bilmeyecek ama seviniyorum adına. Safça hem de. Neyse bilmeyecek olması güzel asıl.

Uzun adamı öldüreceğiz.
Geç yattım, geç kalktım ve bugün yatağımın üstünden bir yere kımıldamayacağım. Birkaç blog okuyup, film izleyeceğim. Dredg dinleyerek 101 oynayacağım. Çalışmam gereken vizeleri de siktir edeceğim.Ve muhtemelen tek lokma girmeyecek ağzıma, bardaklarca kahveyle doyacağım.
Fark ettim ki son zamanlarda sürekli bir şeyler hakkında karar değiştiriyorum, kafa karışıklığının bende kronikleştiğine and içerim. Varlığım, yalnızlığıma armağan olsun. Ne mutlu... Neyse. Bi' word dosyası açtım ve gün içinde kendi kendime aldığım en küçük kararı bile oraya yazıp, ruh hali değişkenliğimi izleyeceğim. Gece sonunda da aralarından eleyip, gerçekliğime kavuşacağım. Aslında bu karışık değil, yıllardır aldığım en net karar. Evet en net; şimdi anlayabiliyor musunuz?
Burada insan yok veya okumadığına emin olduğum insanlar var. Bu yeterli benim için.
2 Kasım'da attığım alttaki post gösterdi ki;
Ya yine doğru zamanda "koy götüne" yapmadım ya da "koy götüne" doğru bir şey değil, hala ayırt edemiyorum. Yollara düştük, unuttuk, yalnız kalınca biten ilişkilere değil kendimize kızdık. Zorum sadece kendimle, bunu bildik, bunu söyledik. Sonra tek kelime etmek istemedim; çünkü düzeltilemeyecek şeylerin nasıl olurdu ki hesap reçetesi?
Hayatımın "koy götüne'den" oluştuğunu daha önce söylemiştik. Şimdi karşımda yine "koy götüne'lik" bir durum var. Bir daha "koy götüne" yapmayacağım desem de, şimdi kendimi şöyle ikna ettim: Ya doğru zamanda "koy götüne" yapmayı hiç başaramamışsam? Bence öyle, koyalım götüne.
Her şeyden vazgeçebilin.
İstediğin ilk şey, ihtiyacın olan son şey.
Hayatım koy götüne.
Sanki cismim bin ışık yılı sonsuzluğuna eş.
Dalgın olduğumda, kendimden gerçekten şüpheleniyorum. Bundan bir yıl önce, dalgınlıkla, kettleda kaynattığım suyu bardağın içine boşaltacağıma şekerliğin içine dökmüştüm. O andan tam olarak da olmasa bir yıl sonra bulaşık yıkamak için kaynattığım suyu, direkt lavaboya boşalttım. Ya şüphelenmek de gerçekten haklıyım ya da önemsememek lazım. Bence; birincisi.
Uyanıyorum, bir ölüm haberi. Hatay'da, 22 yaşında. Üzülüyorum, rahatça uyuyabildiğim bir yatağımın olmasına. Bu orospu çocukluğunu durduracak gücüm olmamasına küfür ediyorum. İnternetten takip etmeye başlıyorum, yine bir dingilin ölüme giydirdiği kılıfa denk geliyorum, iğreniyorum. Çay yapıyorum kendime, dolduracakken elimden su bardağını düşürüyorum ve toplarken elime küçük bir parçası batıyor, dalgınlıkla biraz daha içine sokuyorum parçayı. Rahatsız etmiyor. Karnımı doyurmak istemiyorum. Aslında ne kadar yalnız olduğumu falan düşünüyorum, eskiden yazabildiğimi fark edip, şimdi neden yazamadığımı sorguluyorum. Gerçekten üzülüyorum. Herhangi birisinin etkisiyle oluşan üzüntüden daha hüzünlü ve daha az acılı olan bu üzgün olma durumunun şaşırılabilecek bir şey olması gerekiyor bence. Birisi hesap soruyor, birisi uzunca yazıyor olanlara, birileri tartışıyor temelde gerçekleşen olaylara, herkes ise "bu kadar basit olmamalı" diyor. Ben ise kızıyorum, bir anda kolektiflikten bireyselliğe dönüşüme, uyan Berkin diyorum, uyan be çocuk, dirilecek gün bu gün.
Ben eskiden bir şeyler yazabiliyordum, artık neden yazamıyorum? Yüzeyselliğin dibine mi vurduk habersiz.
Bir gün, eskiden dostum olan bir adam, bana romantiklerin aşk hakkında yazmadıklarını söylemişti. Doğruymuş.

Bu geceyi kendime kızmakla geçirdim, yarın çok farklı olacak.
5 saattir hiçbir şey yemeyip, sadece bir bardak Earl Grey içtim; yetmedi tabi ki.
Kendinle baş başa kalmanın, yapmayı bıraktığım bir şey olması zaman zaman hissedilmiyor değil içimde. Bazen bir kaç küçük, tuzlu sıvı tanesi şakaklarıma doğru akarken, bazen de tramvayda burnumun kenarında beliriyor. Bilmiyorum, yazıya devam edebileceğimden emin değilim. Bundan nefret ediyorum.
15.05.13-12.28
Dünyanın bana bazı borçları var.
Zihinlerimiz barındırdıkları delilik yüzünden birbirinden ayrılmıştı.
Aslında bana herkes her şeyini anlattı. Anlayacağımı düşünüyorlardı. Anlıyorum gerçekten de. Ama bak. Yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski. "Her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır" demiş ya... Ben de hastalandım işte.
http://www.youtube.com/watch?v=5NjmP-QSUWY&feature=share
Ve ışıkları kapattık yıldızlarımız çıksın diye.
Geçirdiğim en iyi zamanlardı, keşke biri beni uyarsaydı.
-Californication
Öyle bir mutsuzluk hissi ki sormayın gitsin.
İşte tam olarak bunu söylemesinden korkuyordum.
İzmir bile kollarını yalandan açmış, bekler gibi yapıyor be!
Yabancı'ya kavuştum.
Biz de tam kalkıyorduk.
Başlamasına bitmesinden çok ihtiyacım var.
Hayattan huzur isteyip evde haberleri de izlemem biraz salakça artık.
Moralim bozuksa, ki şu an inanılmaz bozuk, Bee Gees'den Stayin' Alive dinliyorum. Sonra dans etmeye başlıyorum. Sonrası huzur işte.
Ağır görgüsüz, başka bir şey değil.
Olmadığın bir insan gibi davranmayı bıraktığın an seninle konuşabilirim, o zaman bunu mutlulukla yaparım.
I, too, once tought the radio played, let's act like children while we sleep paralyzed.
Güne dünyanın en huysuz insanı olarak başlamamın ardından, günü dünyanın en şanslı insanı olarak devam ettiriyorum.
Kayış koptu kaptan.
Babet harbiden nedir ya.
Kendimi en çok babet giymediğim için seviyorum.
Kendime motosiklet alacağım zamanlar gelecek ve siz beni o zaman göreceksiniz.
"Paslaşırız" nedir ya.
I'm your passenger! 
So brown eyes i'll hold you near. Cuz you're the only song I want to hear.
Sonrası eğlenmeli akşamlar.
Sonra şarkıları incelerken daha güzel şarkılar keşfetmek var.
Sadece bir şarkı için, tüm Freaks and Geeks soundtracklerini indirmek diye bir şey var.
Büyük işleri küçük işler, bir de daha büyük işler gizler.
Şunu unuttum; Mutfakta beni bekleyen elmalı pasta var ve ben çok üşeniyorum a dostlar.
Açıkçası başımda keskin ağrılar var(neden bilmiyorum), uyuyamıyorum(çünkü geç yattım), odadan çıkamıyorum(evde misafirler var), ders çalışmıyorum(çünkü başım ağrıyor), Freaks and Geeks izleyemiyorum(çünkü bitirdim), Supernatural'ın son bölümleri duruyor(canım istemiyor), Talat'ı aramalıyım(kontörüm bitti, dakikamı kullanamıyorum), hava çok kötü ve kendimle zorum ne inanın bilmiyorum.
Umurumda mı peki?
Son postta blogun tüm büyüsünü bozdum değil mi?
Türevi ve integrali seviyorum diye linç ediliyor idim.
theDuke makes me sick! 
İki şişe Corton içmiş gibiyim.
Ama geç ama güç - bu olacak.
Yani düşündüm de; hayatında hiç David Bowie dinlememiş ve hiç Freaks and Geeks izlememiş bir erkek arkadaşım olabilirdi.
Uzun zamandır heyecandan midem bulanmamıştı.
My body tells my mind to run.
Yeraltı'na gitmek lazım.
Bütün güzel çocuklar şüpheli.

"Sana hiçbir yeni açımlama getirmiyorum. Sana öğretebileceğimi çoktan biliyorum; şimdi yapman gereken de bunu yalnızca anımsamak."
Oha, David Bowie'nin doğum adı David Robert Jones'muş! AAAAH FRİNGE!
Ben bu adamı çok seviyorum ya. http://www.youtube.com/watch?v=gKAC69mGJYw&feature=related
Gained The World de güzel ama bir Trigger Hippie değil.
http://www.youtube.com/watch?v=naNV3SivX0U
Ahahahhahahahahaha harbiden deliriyorum ya.
Sağ kolumdaki ben sayısı gördüğüm kadarıyla 17 olmuş.
Feyyaz ile hep deriz zaten; I'll laugh until my head comes offf canııım.
Deliriyorum ya. Ahahahahahahahahha.
Ahahahahahahhahahahaah.
"Gez bakalım"mış. Onu önce düşünecektin be adam!
Bana yeni başlangıçlar demeyin.
I can't remember what is wrong.
I've been happy now far way too long.
I know it hurt you, 'cause you cried.
I know it killed you, but nobody died.
Happythankyoumoreplease.
Bence bir gün buraları çok sağlam bir şekilde terk edeceğim.
Yaşlanınca tam anlamıyla böyle olacağım.
http://www.youtube.com/watch?v=Bparw9Jo3dk&feature=share
FİLM İZLEYEYİM BARİ.
Ohaaa, matematiğim full! Bakııın!
Nasıl ağzım bozuk bugün, okunmuş hurma da yemiştim oysa. ZMÖÇFHKSJKÇ
Şu Habertürk'de soruları anlatan tiplerde tam cemaatçi tipi yok mu ya, soruları övüyorlar falan. La dedim amcık, senin ben ebeni sikeyim.
Birde inanılmaz aptalca bulduğum "ösym götümü ye" şarkısı tam babamın yanındayken dilime dolandı ve babam "ayıp oluyor" dedi. Yaa, dedim. "Baba sen benim içimde ne fırtınalar kopuyor biliyor musun?"
Ygs kitaplarımı yakasım var, ama onları kitap evime satmak daha mantıklı geliyor, bir boka yarasınlar. Ehe.
Alttaki cümlede çok sağlam anlatım bozukluğu yaptım, nabeeer. Ayrıca anlatım bozukluğu çalışmadığım için de pek mutluyum, sınavda bir tane bile gelmedi. Hahayt.
En çok da, Nazlı ile aynı amfide girmemize rağmen birbirimize şans öpücüğü veremememiz içimde kaldı.
Birde bugün telefonum hayatında hiç çalmadığı kadar çaldı. Açıkçası "sınavdan önce" bana "hayatının en önemsiz sınavına gireceksin, hiç takma valla" tarzında mesajlar atan arkadaşlarım olduğu için çok şanslıyım.
Birde bugün sınavdan gelince; bir bölüm The Big Bang Theory, bir bölüm Fringe, iki bölüm de Supernatural izledim.
Siktiğimin sınavında sürem yetmemiş ama benden rahatı yok çünkü Lys'de biraz ebe sikeceğim de.
Bir kez daha, filmden önce cips, kahve almak için bakkala gitmeme yarışını ben kazandım. Abim birazdan gelir, ben şu alt yazıyı ayarlayayım.
Çıldırmıycam.
Bugün, arka arkaya hem Kimbra, hem Tool, hem Mor ve Ötesi, hem Meiko, hem Editors, hem Richard Ashcroft, hem Pj Harvey, hem Tenacious D, hem Circa Survive, hem The Shins, hem de The Cure dinleyerek bünyemi sikip attığım bir gün.
Şimdi ben yarın kaçta kalkıcam ya.






















Nasıl huzurlu.
Nerede Finn, nerede Andrew tipli insan varsa ben buluyorum. Canlarımsınız.
Ne zaman baş ağrım azsa, "dur bakayım belki birazdan geçer" diye hap içmeyi ertelerim. Tabi sonra geçmez, o süre içinde çektiğim ağrı ile kalmayıp, bir de hapın etkisini gösterme süresini beklerim. Ben bunu hep yaparım.
http://www.youtube.com/watch?v=UKpV2n1Jo5M
"Zamanda yolculuk edesim var."

(Yazıya "Aslında gerçekten değişiyorum." diyerek başladım, yazacak bir şeyler bulamadım sonra da. Ama bunu hissediyorum. The Clouds in Camarillo'u dinlemeye başladım, belki onu dinlemek bir işe yarayabilir diye. Olmadı. Aklıma ilk gelen de, bu şarkıyı dinlerken ona söylediğim bu sözdü. O kadar da önemli değildi gerçi. Nasıl olsa, neyse. Yine yazacak bir şey bulamıyorum. Aslında... Şarkı bitti. Şimdi ılık bir duş alacağım.

Apayrı bir not: Dün yazmıştım bunu, ayağımın modemin fişine çarpması sonucu internet gitmişti ve üşendiğimden postu yayınlamadan duşa doğru yol almıştım. Bugün de, Özge bu sözü kullandı. Önce de söylemiştim, tesadüfler güzel şeyler. Zaten dün parantezi kapatmayı da unutmuşum.) 210312
http://fizy.com/#s/1q9w9j
Bugün Özge'yle karşı sınıfın saatini çaldık.
İlk bira uyku getirir.

Your face is light and cocaine white.
One message beating through.
Her elma suyu içişimde ve kraker yiyişimde aklıma Yağmur geliyor.
Bir çok kez söyleyince anlamsızlaşan kelimelerin babası ilan ediyorum seni KEŞ-KE.
Keşke sinemada yiyişen sevgililerin kafasına patlamış mısır atsak.
Stay there, soft and blue.
Virginia Moon.
Sevgili blog,
Bir gün daha boşa geçti, sabahki girdiğim deneme ve eve geldikten sonraki 8 saat içinde çözdüğüm sadece 50 parabol sorusu ile günü kapatıyorum. "O 8 saat içinde başka ne yaptın Rümeysa?" diye sorsalar, size elle tutulur bir cevap veremem, şayet tek hatırladığım yatağa uzanıp art arda A Song For Lovers dinlediğim anlardır. Böyle geçen günlere bir yenisi daha eklenmemesi dileği ile güle güle demek isterdim ama artık bunu da dememeye karar verdim, çünkü hep ekleniyor. O yüzden -ki alakasız- gidip The Big Bang Theory izleyip uyuyacağım. Sabah da erken kalkıp hafta içi gitmediğim derslerdeki konuları çalışacağım. Evet yapacağım. Ama bunun için saat dokuz gibi kalkmam gerekecek, o yüzden boşver.
Hayat zor be blog, zaman da çok hızlı geçiyor. Birde burayı artık günlük gibi kullanacağımı düşündüm, "zncömhdfjksdg"
Kendine iyi bak, güle güle.
Senin R.
Tesadüf denilen şey, dünyanın en güzel olgusudur, gülümsetir.
Elimde "Sonrası Kalır" var. Sürekli kimi hatırlıyorum dersin?
Parabol ile aşk yaşıyorum.
Rüyamda melanom kanseriydim ve çok soğukkanlıydım. Bilinçaltı işte.
İnsanlar bana senden bahsetmemeleri gerektiğini düşünüyorlar, ama bahsedilmemesi durumu sadece daha da kötüleştiriyor. Bazen özellikle senden bahsedilmesini istiyorum.
Sonra bir kalp buldum.
Bazen bir anda her şeyin saçmalıktan ibaret olduğunu düşünürsünüz. Hah işte, şu an bunu bile buraya yazmanın saçma olduğunu düşündüğüm bir andayım.
Paragraf çözerken öyle sıkılıyorum ki, tüm paragraf testlerimin yanında, arasında köşesinde şarkı sözleri yazıyor. Büyük bir konsantre sorunum var. büyük.
Kendime güzel bir beyaz kaplı defter almanın vakti geldi.
I can feel their blue hands touching me.
Bazen içimden geçenlerin tam tersini söylüyorum.
All of the sadness I can not living inside of me.

Benlerim var.
Şubat ayını gerçekten sevmediğime karar verdim bugün.
Dublörün Dilemması film olsa ne güzel olur artık ya.
Ya da bugünün önemine "I AM SPARTACUS!"
Peki telefonların yine The Trashmen'den Surfin' Bird ile çalması.
İlk ay birbirlerini anlamaları biraz güç oldu. İkinci ay birbirleri hakkında birinci ay içinde öğrendikleri konularda anlaşabilmeleri çok kolaylaşmıştı.
Bir telefonda birbirimize ne çok şey anlatmıştık, asıl söyleyeceklerimizi hiç söylemeden birbirimizi anlamıştık. Şimdi yine öyle, birbirimizi anlıyoruz.
Geriye bakmamaya söz verdim ama sözümü tutmuyorum, aynı yoldan geriye gidiyorum. Elimi duvarlara sürüp yıldız izleri bırakıyorum., sanki biri beni izlermiş gibi, kimse kimseyi izlemiyor, o da beni izlemiyor, benim çoktan kaybolduğumu biliyor.

Böylesi çabuk bir değişim inandırıcı gözükmüyor.
Hayatın bize öğretilen bilgisi yalnızca görüntülerin bilgisi, arkasına geçmezsen bütün görüntülerle baş edebiliyorsun, yoksa her şey içinden çıkılmaz bir karmaşaya, hiç uyanamadığımız bir karabasana dönüşüyor.
Cumartesileri de evde geçirmeyi sevmem ama abim şu an burada olsaydı evde geçirilmiş cumartesileri artık sevebilirdim.
Fringe ile The Big Bang Theory'nin yeni bölümleri çıkmış. Şimdi abim burada olsaydı büyük ihtimal ben kahveleri yapıyor olurdum, o da alt yazıyı ayarlamış ve yerine kurulmuş olurdu.
Enes bana "ANİME GÖZLÜM" diyor. Ben ise Enes'e "YODA BURUNLUM" diyorum alakasızca.
Okuldan saat 16.00'da geldim ve 15.50'den beri çişimi tutuyorum. Gidiyorum.
Sanki hiçbir şey uyaramaz
İçimizdeki sessizliği
Ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey
Gözleri getirin gözleri.

Başka değil, anlaşıyoruz böylece
Yaprağın daha bir yaprağa değdiği
O kadar yakın, o kadar uysal
Elleri getirin elleri
Diyorum, bir şeye karşı koymaktır aşk
Birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.

Edip Cansever
Değişmeyen iki şey vardır: Birincisi her duştan sonra babamın "saçlarını kurut" uyarısıdır. İkincisi ise bu her uyarıdan sonra "tamam baba" dediğim halde bir kere bile saçlarımı kurutmamamdır.
I didn't want you to go.
Göt lalesi: Şımarıklığın ve nazikliğin karıştığı noktada patlayan bir bombanın göte girmesinden sonra kişinin aldığı addır.
It's luscious mix of words and tricks. That let us bet when you know we should fold.
Abimler son dotalarını oynadılar. Ben de ilk kez onlara üfleyip püflemeden son kez kahvelerini yaptım. Abim gitti. Söz verdim ağlamayacağım. Söz verdim, 5 ay sonra İstanbul'da olacağım.

Özledim bile.
Hiçbir şeye değil de, abimin gideceğini düşündükçe ağlıyorum.
Pull the blindfold down. So your eyes can't see. Now run as fast as you can. Through this field of trees. Say goodbye to everyone. You have ever known. You are not gonna see them ever again. Someone turn me around. Can I start this again?
Kafamızın içinde gezinen milyonlarca görseli somutlaştırınca kafa karışıklığımız ne kadar diner?
Yine uyanamamalar, yine ilk derse girmemeler, hatta yine ikinci derse bile geç kalmalar.
Mesela ben solist olsam bir yandan gitar çalamam ya da gitar çalsam bir yandan şarkı söyleyemem. Gerçi ikisiyle de aram olmadığı için rahatım ama tabi buradaki ana fikir iki işi birden aynı anda yapamamdı. Mesela telefonda konuşurken de öyle. Telefonda konuşuyorsam hiçbir yerden ses gelmemeli. Tek bir işe konsantre olabiliyorum.
Gözleri getirin gözleri.
Cep telefonunu denize atmak, sonra numarayı arayıp balıklarla dertleşmek.
Bir geminin batması gibi tükenmek, önce yavaş yavaş, sonra birden. Tükendiğim gibi kendime gelmek istiyorum, önce yavaş yavaş, sonra birden.

En güzel günlerdi onlar ama geri geleceklermiş gibi değil.
Hiç gitmemiş gibi ışıklar ama.
NİYE BLOG? NİYE?
Blog 10 dakikalık canlansa ne güzel olur diye düşündüm şimdi de.
Birde şu aralar "niye ya niye" diyip duruyorum. Bilmiyorum ne olacak.
Şu aralar boğazıma o kadar düşkünüm ki, sene sonunda kendimi 70 kilo olmuş bir halde görüyorum.
Elleri hiç ısınamayan insanlar vardır ve onların tek ilaçları ellerini kupaya dolayıp art arda içtikleri çaydır.
İnsanlara güvenmemem gerektiğini bir kez daha hatırlattığın için, teşekkür ederim.
Pineapple Express dünyanın en iyi ot filmidir. Blow'dan bile önce gelir.
Pek iyi hissetmiyorum.
Bazı şarkılar için "keşke bana yazılsaydı" diyorum.
Annem, abimle film izlerken yediğimiz cipslerin çöplerini o sırada yatağın altına attığımızı görseydi muhtemelen şu an bunları yazıyor olamazdım. Kanıtları yok etmeli.
Bazen şarj cihazımla ip atladığım doğrudur.
Ani bir ölüm ya da kalp krizi gibi kolay.
2012'den geç kalınmış istek;
Çağlayan ile İstanbul'u kazanmak, Yağmur'un İstanbul'dan bir yere ayrılmaması, Apollon'un DGS ile İstanbul'a geçmesi, Enes C.'nin de İstanbul'a gelmesi. Ehe, olacak olacak.
Buraya bir şey yazacaktım, ama unuttum.
Babam dünyanın en tatlı koltukta uyuyup kalanı.
Şayet kader diye bir şey varsa, kaderimdeki en net olan şey her matematik sınavına karın ağrısıyla girmiş ve girecek olmamdır.
Bir çocuk vardı. İnsanlara kolay kolay ısınamadığım halde, tanışır tanışmaz kendime çok yakın hissettiğim bir çocuk. Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, dans hayalleri kurulduğunu. Mayıs başlarıydı. Sonra zaman geçti, bir sürü şey yaşandı. İyi ve kötü. Yavaş yavaş siliniyorduk, birbirimizin hayatından. Sonra da, gittik. Tamamiyle. Çok uzun zaman geçti. Sonra bir gece rüyama girdi. Kendini hatırlattı tekrar. Güzel bir çocuktu.

O süre zarfında hiç aklıma gelmemiş miydi? Gelmişti tabi ki. Fakat bir şeyler yazmam için o rüyayı görmem gerekliydi. (Yani gerekliymiş.) Bu yazıyı okumayacak olması da çok güzel aslında. Belki okur, bilmiyorum. Okur da, bir an "ben miyim acaba?" tereddüdünde kalmasın diye de Jackie Wilson.

Son söz olarak da, öyle işte.
Sıradan bir gün gibi göründü, oysa havada tuhaf parıltılar.
Tamam. Dün geceden dolayı midemi biraz mahvetmiş olabilirim. Hatta şu an başım deli gibi ağrıyor da olabilir. Ama en mutlu benim.
En mutlu benim. Şu an.
Sofa, so good.
Para biriktirmeye çalışmak çok zor iş ya.
Bazen bir şeyler yazarken üç nokta kullanacak kadar duygusallaşabiliyorum, sonra geçiyor. Dönüp baktığımda sadece yine özlemiş bir ben görüyorum.
Tesadüfler, ne büyüktüler.
Ne kadar basit göründüler...
I'm caught in the symmetry of your mind.
Sanıyorum hiç değişmeyecek.
Küçükken, Kylie Minogue'un Can't Get You Out Of My Head klibini izledikten sonra "ileride dudaklarım böyle güzel olmalılar" diye düşündüğümü hatırladım.
Kişiler için de mevsimler olmalı -
mevsim dönümleri: Güneşin indiği-çıktığı, ışığın azaldığı-çoğaldığı; yağmurların çok ya da az yağdığı; rüzgarların sert ya da yumuşak estiği zaman dilimleri - "inişler, çıkışlar"...
Her gün üç dört lira bozuk para bulurum umuduyla babamın ceketinden bir haftadır para bulamayışımın nedeni sevgili babacığımın bir haftadır o ceketini kullanmıyor olmasıymış.
Aslında düşündüm de, mahveden ben değilim.
Yine mahvettim.
Girl, interrupted.
Jim Carrey gibi rap yapabiliyorum. Imposter!
Zararın neresinden dönsem karşımda eski bir tanıdık.
Şu aralar en güzel şarkı House of Cards.
Dave "I'll wait for you tonight" derken sanki kulağıma fısıldayarak beni çağırıyor.
I don't wanna live that wat. Reading into every word you say.
You said that you could let it go.
And I wouldn't catch you hung up on somebody that i used to know.
İstiyorum ki; bir gün aklım tam olsun. Sadece bir şeye odaklanayım. Olmuyor. Akıl karışıklığı kronikleşti korkarım.
Birde planların insanı değilim. Ne zaman bir şey için plan yapsam, bir terslik çıkıyor. Hiçbir terslik çıkmasa bile ben kendim bir terslik çıkarıp o plana uymuyorum. Çok anarşistim aslında.

Dipnot: İşin garibi yazıda geçen tüm "terslik" kelimelerini yanlış yazdım. Dalgınım. Ayriyetten Bob Dylan'ın olduğu "Dont Look Back" filmini indireceğime Monica Bellucci'nin "Dont Look Back" filmini indirmem de garip. Gerçekten dalgınım. Hatta Mars Attack filminin alt yazısını ayarlarken, yanlış alt yazı ayarlamam sonucu, alt yazıyı değil de, yanlışlıkla filmi silmem çok daha ayrı bir olay. Gerçekten çok dalgınım.
That's when you know you've found somebody special.
When you can just shut the fuck up for a minute and comfortably enjoy the silence.
Kendimi bir tek ben seviyorum.
Bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, sen onarma istemem.
Şimdi yarın okula gitmeme kararı ve yarın erken kalkmama rahatlığı ile rahat bir uyku uyuyabilirim.
Hastalıkla boğuşuyorum. Sesim çıkmıyor. Nezle olunca da, evde burnunu tuvalet kağıdıyla silmeyen insanı samimi bulmuyorum.
Bir şey var aramızda, onu buldukça kaybediyoruz isteyerek.
Mutfaktan gelen kurabiye kokusuyla uyandım. Ve şu an bilgisayar başında Shayne Ward dinleyerek kurabiyelerimi ve hazırladığım sandviçimi mideye indirmekle meşgulum.

Apollon ile günün uyanık olduğumuz her dakikasında mesajlaşmayı özledim.
Yağmur'u özledim.
Kahkaha.
Artık iyiyim.
http://fizy.com/s/1c23pc

No matter how stable. The foundation my seem. Everything is crashing down on me.
Şu saatte kalkıp Morcheeba krizimin gelmesi pek olası bir şey değil.
Olası olmayan şeyler de hep beni bulur zaten.
But i'm just trying to love you. In any kind of way.
Belirsizliklerim var. Böyle dünya kadar. Dayanamıyorum.
Sözcükler uzaklığa ve zamana dayanıklı değil.
Ben sevmiyorum, şu cümlelerin sonuna "piç" koyma durumlarını. Güldüm piç'miş. Ben ne güzel Enes ve Apollon ile konuşurken; "zxçcmöçxjsfldhygjk çok güldüm lale" diyorum. Sizden daha güzeliz.
Bir sürü garip insan.
Her şeyi birden ilk ve son kez yapıp kurtulmak istiyorum.
http://fizy.com/#s/3w98o4
İt's a crime I never told you about the diamonds in your eyes.
Canım bi' çekirdek istiyor, bi' çekirdek istiyor anlatamam.
Aşıkken benim seni gördüğüm yerden bana daha önce hiç bakmamış gibi sen de son derece yetersiz ve her zaman boş bakışlar ararım.
Kafamın rahat olması gerekiyor.
We'll just keep taping up the floor. İgnore the water and hope for the shore.
Apollon ile kafayı sıyırdık.
İtiraf ediyorum. Duşta Tool şarkısı söylerken, bir çok kez ayağımın kayması sonucu yere düşme tehlikesi yaşadım. Ama düşmedim. Ehe.
Tanrım, bana yeni bir diziye başlamamam için sağlam bir irade ver.
You make me tired.
Life wants to live.
You just want to watch it.
Bazı sabahlar uyandığımda bacağımda gizemli morluklar oluştuğunu görüyorum. Acaba uykumda bacağımı duvara mı geçiriyorum yoksa duvar mı bana geçiriyor, bilmiyorum. Bu morlukların bir anlamı olmalı.
Dünyada uyku düzeni en düzensiz olan insanım. Yemin bile edebilirim.
Bir defa şansım olsa döner miydim şeker zamanıma?
Seem lost in an automobile. Passed out in an asteroid field.
Eylülde var olduğun için çok şanslısın, tıpkı benim gibi. Seni gidi.